18 Temmuz 2009
Kıymetli Sultanım, biliyorum ‘ölen ile ölünmez’ ancak; ölen şahıs hayatımızda çok önemli bir yere sahip ise, acısı-hatırası kolay kolay unutulmuyor; önümüze her geldiğinde ruhumuz çekiliyor gibi bir hal yaşıyoruz. Çevremizdeki her ölüm hadisesinde ya da onunla ilgili her cümlede, o önemli şahsiyet sanki yanı başımızdaymış gibi duygularımızda canlanıyor. Ardından tarifi imkansız bir hüzün sarıyor dört bir yanımızı. Ve “Hey gidi günler! Geri gelmesi muhal olan o güzel günler!” sözleri dökülüyor beynimizin damarlarından.
Efendim, babam ilkokulu üçüncü sınıfa kadar okumuş. Resmi eğitim ve öğretim hayatı bu kadar kısa olmasına rağmen biz üniversite mezunlarına, hayat adına ders verecek kadar belli bir birikime ve tecrübeye sahipti. Çevresindeki insanlara zaman zaman çok yerinde tavsiyelerde bulunurdu. Mesela işler çok karmaşık ve zarar verici bir hal aldığında, ‘Bir düğümü elle çözme imkanımız varken neden dişlerimizi incitelim’ der ve başlardı çözüm önerilerini sıralamaya.
Bir musibete duçar olana, teselli kabilinden şu sözü çok kullanırdı: “Haliyle çocuğu olanın çocuğu hastalanacak veya ölecek. Tarlası olanın ekinine zarar gelir, olmayana gelmez ki.” Bu sözü kendisi de içselleştirmişti. Yani, yitirdiğine (eğer maddi bir şey ise) pek üzülmezdi. “Neden bağından izinsiz üzüm alanlara, tarlandan karpuz çalanlara ya da ekinine zarar verenlere bir şey söylemiyorsun?” diye sorulduğunda, “Allah vermişse, kulların birkaç sepet alması bağı-bostanı eksiltmez. Ama o vermezse, ne ben ne de onlar bir şey yiyebiliriz.” derdi.
Sultanım, o, aranan ve göründüğü yerde de insanlara moral veren bir insandı. Öyle ya… Bazen karşılaştığımız bir insan yüzü, birkaç gün keyfimizi kaçırabiliyor. Ama tersi olunca, gam ve kederimiz kayboluyor.
Başkalarının işini -ister ücretli ister ücretsiz olsun- kendi işinden daha çok önemserdi. Bu konu gündeme gelince, bir dostunun kendisi için söylediği şu sözü aktarırdı çevresindeki insanlara: “Hacı Hammed, sen sağlığını çok erken kaybedersin. Çünkü el alemin işinde canla başla çalışıyorsun.”
Sultanım, rahmetli, başkalarını yormak istemezdi. Bir iş olduğunda önce kendisi koşardı. Misal, hasat döneminde öğlen eve gelemediğimiz günlerde ağaçların gölgelerinde bir iki saat kestirirdik. Çalışma saati geldiğinde bizleri uyandırmaz, kalkar kendisi tek başına çalışmaya koyulurdu. Bizleri düşündüğünden, “Bugün bu kadarı yeter, dünya işine yetişilmez, varsın bir gün fazla gelelim.” diyerek o günün yorgunluğunu attırırdı. Oysa eve dönüşte daha millet tarlalarında “Dünyayı kurtarma telaşı ile” çalışıyordu. Biçilen ekinler, malum merkeplerle “şahır” dediğimiz bir araçla harman alanlarına taşınırdı. “Şahır”a fazla yüklediğimizde kızardı ve “En çok bir sefer daha gidersiniz , bu hayvana yazık.” derdi.
Üzücü tartışmalara şahit olduğunda , yaşı daha büyük olana yanaşır ve Mahalmice “Yılzem sıhnıl ıkbir yuse sıhnıl ızğeyyır.” diyerek başlardı nasihat etmeye. (Mahalmice ifadenin Türkçe tercümesi: “Büyük tabak, küçük tabağı içine almalı yani daha müsamahalı olmalı.”)
Sultanım, Babam, Fatih KISAPARMAK’ın değimiyle, bir lokma ekmek için kimseye eğilmeyen bir karaktere sahipti. İnsanların bir kısmının onurunu az bir menfaat karşılığında sattığı bir dünyada, o alın teri dökerek kazandı ve doğru bildiği yoldan şaşmadı.
Haşmetlim, çoğu zaman kendi kendime ‘Ah keşke onun değerini hayatta iken anlasaydım da ona layık bir hizmetim dokunsaydı diyorum. Çevremizde ‘İnsan, anne ve babasını kaybettiğinde değerini anlar’ sözü sık sık söylenir. Hakikaten çok doğru bir sözmüş. Kulağımızda bir küpe gibi dursa da, onları hiç kaybetmeyecekmiş gibi bir hisse kapıldığımızdan mıdır bilemiyorum, zaman zaman kusurlarımız olabiliyor ve Emr-i Hak vaki olduktan sonra da “Keşke” ler hayat boyunca peşimizde dolaşır durur ne yazık ki...
Benim bu hususta en büyük tesellim Sultanım, onun bizden razı olarak ayrılması ve hayır duasını almamızdır. İnan bu bana göre dünyalara bedel bir hazine. Bir çok işimde bunun manevi etkisini hissettiğimi bila fahr belirtmek isterim.
Sultanım, haddim değil ama sana şu nasihati yapmadan mektubu bitirmek istemiyorum. Ne olur, hayatta olan anne ve babana ya da yakın akrabalarına çok iyi davran. Onları üzecek davranışların-sözlerin olmasın lütfen. Zira bir insanın ne zaman tebdil-i mekan edeceği meçhul. Hem onlar, bizleri karşılıksız olarak -canlarından daha fazla- seven yegane değerlerimiz. …boşuna söylememiş “Ağlarsa anam ağlar gerisi yalan ağlar.” diye.
Ve onu hatırladığımda Sultanım, içimde bütün (özellikle yaşlı olan) anne ve babalara karşı derin bir saygı beliriyor. Onların meğer ne büyük emekleri ve ne büyük hakları varmış üzerimizde de pek farkında değiliz.. Bir de aklıma terk edilmiş, bayramdan bayrama ancak ziyaret edilen anne babalar geliyor da kahroluyorum. Kültürümüze bu konuda o kadar tavsiyeler-teşvikler olmasına rağmen, nasıl oluyor da bu hale düşüyoruz düşünürken içim hicranla doluyor Efendim.
Sultanım, babam, son yıllarını ilçede yanımızda geçirdi. Ancak hayatını hep köyde geçirdiği için, köydeki evi, komşuları, dostları, akrabaları ve özellikle de iş yeri diye sayabileceğimiz “Davra”yı çok özlerdi. Sağ olsunlar, akrabaları ve dostları sık sık ziyaret ediyordu ancak; bu her an beraber olmak gibi olmuyor. Davra, bizim köyde bir mevki ismi. Köyden yayan olarak 1,5 saat süren bir uzaklıkta. Babam adeta bu mekanla özdeşleşmişti. Tarlalarımızın çoğu bu mevkide. Evin kışlık odun ihtiyacı ya da keçiler için kesilen meşe çalıları hep buradan karşılanırdı. Bağ duvarlarının üzerine konan dikenleri, kestanemiz olan ve palamutu, menengiçi, mayhoş lezzetindeki alıçı, kahverengi meyvemiz dığdığanı, bademi ve taş misketimizin hammaddesi olan “ıstamb” taşını ve bir çok şifalı otları saymıyorum. Evet “Davra” mız böylesine mümbit bir yerdi işte, her ne kadar bugün sürülmeyen tarlaları ile sahipsiz gibi dursa da.
Sultanım, mektubu biraz uzattığımın farkındayım. Hayatımın her anında etkisi olan birisinden birkaç cümle ile bahsetmek mümkün değil. Hoş görüne sığınıyorum. Ve son cümlelerimi yazıp bitiriyorum. Bu cümleler, mektubun konusu olan babama sesleneceğim cümleler olsun istiyorum. Sen şimdiden hoşça kal Sultanım.
Sevgili babacığım! Hakkını bir kez daha helal etmeni istiyorum. Senin kıymetini şimdi daha iyi anlıyorum. Nefsime yenilip -özellikle hastalığın döneminde- sana karşı ettiğim kusurlardan af diliyorum. Çok şükür kaba-kırıcı söz ve davranışlarım olmamıştır ancak, daha fazla ilgilenmeliydim yalnızlığına derman olma adına. Ben, şu an önümdeki kağıdı net göremeyecek kadar içi hüzün ve gözleri yaşlarla dolu olsam da, seni sevindirecek gelişmelerden de biraz bahsetmek istiyorum. Sen gittikten sonra, Helen doğdu. Hani isminin geçtiği “Mağara Arkadaşları” filmini beraber izlemiştik ya. Ve orada, Maksimilyan’nın yüzyıllar sonrası karşılaştığı ve eşi sandığı Helen ile konuşma sahnesine ne kadar ağlamıştık beraberce. Başka gelişmeler de oldu. Yılmaz evlendi ve bir oğlu oldu. Zekeriya okulu bitirdi şimdi düğün hazırlığında. Ömer nişanlandı. Ali’nin ve Ayşegül’ün birer kızları daha oldu. Şehmus ağabeyim bu yıl hacca gitti yengemle.
Ülkemizde de -biliyorum görseydin sevincinden göz yaşı dökebileceğin- güzel gelişmeler oldu. Artık, ülke olarak daha çok bilinen ve takdir gören bir konuma geldik.
Kıymetli babacığım! Elbette seni üzecek hadiseler de oldu. Akrabalarımızdan, dostlarından bu aleme veda edenler oldu senden sonra. Ama ben onları burada sıralamak istemiyorum.
Çok değerli babacığım! Senin bıraktığın manevi mirasa sahip çıkmak için gayret sarf edeceğimi, her an hatırlanacağını ve dualarımda eksik olmayacağını bilmeni isterim. Allah’ın rahmeti hep üzerinde olsun.

| < Önceki | Sonraki > |
|---|







