| 29 Kasım 2009
Saygıdeğer Sultanım,
Mektubuma selam ve dua ile başlıyorum. Halimi soruyorsun; hamd olsun, maddi yönden herhangi bir sıkıntım yok. Kimseye borçlu değilim. Sağlığım yerinde ve soframda da hayatımı idame ettirecek çeşit çeşit nimetler bulunabiliyor. Daha ne isteyeyim? Çok değil, 50-60 yıl önce anne ve babalarımızın bir avuç arpa ununa muhtaç oldukları kıtlık günlerinin o hazin öykülerini hatırlayınca, hep ‘çok şükür’ diyorum.
Sultanım, maddi meseleler gündeme geldiğinde genelde benden daha aşağıda yer alanlara bakar ve kendi halimi değerlendirmeye çalışırım. Bir ayağı olmayan birisinin yanında, ayakkabılarının eskiliğinden şikayet eden bir kişi nankörlük etmiş olmaz mı sence? Ya ne güzel söylemiş söz sultanları, ‘Kanaat tükenmez bir hazinedir.’ diye. Kanaat sözcüğünü, çalışmadan tembel tembel oturma ve hep başkasının eline bakma şeklinde anlamamak gerekir tabii ki.
Hayatımın bir boyutu, işte böyle Sultanım. Genel bir huzur hali, biliyorsun her an yakalanamıyor malesef. Mesela, geçen aktardığın olayın benzerleri ile ben de zaman zaman karşılaşıyorum. Hatta bazen ‘Ya nasıl olur, böylesine küçücük bir mesele gözümde bu kadar büyüyebiliyor ve keyfimi kaçırabiliyor?’ diye kendi kendime sorular soruyorum. Sorular üzerinde derin derin düşünüyor, soğuk terler döküyor ve yine de işin içinden çıkamadığım çok oluyor. Tarif etmede zorlanıyorum; duygular ile akıl arasında yaşayan çatışmanın çoğu zaman ortasında buluyorum kendimi Sultanım. Şahit olduğumuz ve de hayret ettiğimiz bu meselelerle ilgili geçenlerde Hüseyin Amca, ‘Kırk yaşına bastık; ama hayat tecrübemiz az.’ demişti. Bu sözünün tam da değindiğin konuya işaret ettiğini düşünüyorum. Her neyse Sultanım. Bu bahsi başka zaman uzun uzun görüşürüz.
Eee! Senin halin-keyfin nasıl bu aralar? Ayrıntılı olarak yazarsan sevinirim.
Sultanım, bu mektubumda seninle sosyal bir konuyu paylaşmak istiyorum. Ne ki, bu mesele benim halimden çok daha önemli.
On sene evvel gündemimizi çok meşgül eden konular üzerinde her mekanda hararetli tartışmalar yapardık. Ben, genelde daha sessiz kalmayı tercih ederdim. Çünkü muhataplarına işittirilmeyen tartışmaların sık sık yapılması, bana göre hem sinir bozucu hem de zaman kaybettirici bir şey. Hele muhataplar ilgisiz ya da yeteneksiz ise… Dönüp bana da ara sıra ‘Bu işler ne zaman ve nasıl düzelecek?’ diye sorarlardı. Ben de tek cümle ile‘Ya düzelecek ya da düzlenecek!’ diyordum.Tam vefa sahibi dostum Ramazan Kocaman, çok sık duyduğu bu söze tatlı tatlı tebessüm ederdi. ‘Ben ümitliyim arkadaşlar! Mutlaka çoğumuzun yanlış dediği bir şey, günün birinde düzelecek. Zira insan aklı şu bilgi çağında ilerlemekten başka bir yol bulamaz. Hele maddi külfeti olmayan hususlarda bu ilerleme, çok daha hızlı olabilir-olmalıdır. Yeter ki karar mevkiinde bulunanlar, bu işin azıcık idrakinde olsun.’ diye izahatlarda bulunduğum da oluyordu. Konuştuğumuz konular çok geniş bir yelpaze oluşturuyordu Sultanım. Bazen büyük adamlar kadar seviyeli ve ciddi laflar ediyorduk; bazen de çok basit bir konuyu günlerce işliyorduk. Tek bir amacımız vardı: Şu memleketin insanının huzur ve mutluluğunun önündeki engelleri kaldırmaktı. Bu hususta Sokrates kadar samimiydik ve mühtemeldir ki onun kadar da ‘mutluluk’ kavramını işlemeye zaman ayırdık.
O günlerde ele aldığımız konuların bir kısmını seninle paylaşmak istiyorum Sultanım.
(Devamı var)

| < Önceki | Sonraki > |
|---|











