26 Mart 2009
Kıymetli Sultanım ;
Önceki mektupta belirttiğim gibi, bugün sana babam Mehmet İŞLER/DERVİŞ’den (Allah rahmet etsin) bahsetmeğe çalışacağım.
Babam, 1928 doğumlu. Kırk bir yaşında iken de ben doğmuşum. Çocukluğumda, saçları ağarmış -ailede irsi olsa gerek- ama Ağrı Dağı gibi kudretli duruşu ile hatırlıyorum onu. Erkek çocuğa bugünden çok daha fazla önem verildiği bir dönemde, ailenin tek oğlan çocuğu olarak büyüyor. Dostlarının anlattığına göre, çok nazlı yetişiyor. Kısacası, köyün herkesin malumu olan o ağır işlerinde çalıştırılmıyor. Dolayısıyla çocukluk ve gençlik dönemi köy şartlarında çok rahat geçiyor. Bunda dedemin 40 yıllık süren muhtarlık süreci de etkili olmuş. Dedem, bu dönemde sahip olduğu bağ ve tarlalarını ( o zamanlar en önemli servetleri olan) bir bir satıp geçiniyormuş. Vefat edince de, babama hayatın ağır yükü miras olarak kalıyor tabii ki.
Sultanım, bu bilgiler belki sana anlamsız gelebilir; ama bundan sonra anlatacaklarımın temelini oluşturacağı için geçmem doğru olmazdı.
Babam, yaşıtları gibi belli dönemlerde maddi sıkıntılar geçirmiş. Mesela, “kıtlık günleri” dediğimiz, insanların bir arpa ekmeğine (hatta yastıkların içindeki kepeğe) muhtaç olduğu günleri yaşamış ve ele muhtaç olmamak için, başkalarının tarlalarını belli bir oran karşılığında –maraba usülü- işlemek durumunda kalmış. Dün gibi hatırlıyorum… Bazen odun kesip satarak, bazen de ücret karşılığı çift sürerek, bağ budayarak ya da duvar örerek rızkını alın teri ile kazanmaya çalışıyordu. Bu durumda iken dahi, başkasının malını-mülkünü konuştuğu, kıskandığı, geçim endişesine düştüğü veya bu konularda şikayet ettiği vaki değildir. Herkesin ittifakıyla da eli açık bir insandı. Yıllık geçimine yetmeyecek kadar az gelen buğdayın, arpanın, üzümün ve karpuzun zekatını çıkartır; geri kanından da zaman zaman sadaka olarak muhtaçlara dağıtırdı. Anneme (Allah rahmet etsin) –ki ondan da (eğer halet-i ruhiyem izin verirse) bir gün sana bahsedeceğim- dağda yenecek malzemeleri hazırlanırken “Bir ekmek, bir tabak ve bir kaşık da fazla koy, belki birisi denk gelir yer.” derdi. Bağ ya da bostanda iken bizlere de “Alın şu üzüm sepetini ya da iki -üç kavunu, gidin duvarın üstüne koyun. Gelip geçenler yesin.Zira, almak için buraya kadar gelmezler. ” derdi.
Eve gelen misafirler oturur oturmaz, anneme ya da yengelerime ilk sözü: “Çayı hazırlayın. Başka bir şey de varsa yanına koymayı ihmal etmeyin.” şeklinde olurdu.
Babam yumuşak huylu idi. Olaylara soğuk kanlı bakar ve kimseyi incitmek istemezdi. Kolay kolay da sinirlenmezdi. Köyde, herhangi bir konuda problem yaşayan insanlar kapımızı çalar, ondan aracı olmasını isterlerdi. Bu, bizim aile geleneğinden gelen bir özellik; ancak bunun devam etmesinde babamın özel bir kabiliyeti -olaya yaklaşımı, iki tarafı rencide etmeden konuşması, misallerle bakışları başka yönlere çekmesi, bazen de zararı bizzat üstlenmesi- vardı.
Herkese barışı ve huzuru tavsiye ederdi. Köyde muhtarlık ya da belediye seçimlerinin yapıldığı dönemlerde ortaya çıkan kavgalardan hatırlıyorum. O, hep kendi tarafını teskin etmeye çalışırdı. Hatta zaman zaman sert uyarılarda da bulunurdu. Bir seçim arefesinde , iki taraf arasında sopalı bıçaklı kavga çıkmıştı. Babam, iki tarafın arasına -taş yağmuruna aldırmadan- daldı ve elindeki sopa ile bizim fertleri kovalamaya başladı. Her fırsatta şunu derdi: “Kavgayla bir şey çözülmez. Neticesi de, her iki kesim için acıdan başka bir şey değildir. Dahası, uğruna kavga ettiğiniz insanların, yarın çok samimi dost olma ihtimali de vardır ”
Babam, çok yufka yürekliydi. Başka bir ilde olan ağabeyimle telefonda konuşurken, cümleler ağzında düğümlenir ve “Alın siz konuşun.” derdi. Biz de “Şimdi ne var ağlanacak?” der, beraberce gülerdik. Ancak, o zaman birkaç cümle kelam edebiliyordu. Sadece çocukları ile değil, uzaktaki akrabalarla da konuşurken böyleydi.
Babam, abartısız bütün varlıklara karşı derin bir merhamet taşıyordu. Avlanmanın revaçta olduğu ve etin çok kıymetli olduğu bir dönemde buğday tarlasında bir tavşan yakalıyor. Tavşanın gözlerinden yaşlar akmaya başlayınca. onu serbest bırakıyor. Mesela, ağlayan çocuk sesine dayanamazdı. Hemen “Bu niye ağlıyor? Kim ağlatıyor?” diye sorardı.
Babamın bir diğer önemli özelliği, dostlarına karşı çok vefalı oluşu idi. Onları sorar, gördüğü yerde çocukları ile de yakından ilgilenirdi. Vefatından sonra bu yönünün, dostlarında ne kadar etki bıraktığını daha iyi görebiliyorum. Dostları ile her konuştuğumda, bol bol rahmet dileklerinden sonra “O, bizim için çok büyük bir kayıp oldu.” demeden edemiyorlar. Hatta bazıları bana sarılarak, onun kokusunu hissetmek istediklerini ifade ediyorlar. Ediyorlar da işte ben de orda bitiyorum Sultanım…
Babamın en önemli özelliklerinden birisi de, hoş sohbet insanı olmasıydı. Bulunduğu ortamın neşe kaynağı idi adeta. Askerlik anılarını anlatırken çevredekiler gülmekten kırılırdı. Çoğu zaman köydeki evimizin “abbara” üzerindeki odası dolar ve birisi “Mehmet Amca, şu hikaye nasıldı?” der demez, başlardı anlatmaya. Sadece askerlik anıları değil, insanları barıştırırken yaşadığı maceralar da ilgiyle dinlenirdi. Bir arkadaşım onun vefatından iki yıl sonra anarken, “Kardeş, bu toplumun rahmetli baban gibi moral verecek insanlara çok ihtiyacı var.” dedi. Hikayeleri yer yer güldürse de, aslında ibret yüklüydü.

| < Önceki |
|---|







