JA slide show

    Sultanım, imkanım olursa babamdan dinlediğim onlarca anı ve hikayeyi sana yazmaya çalışacağım. Keşke, o hayatta iken bunları sesli ve görüntülü olarak kaydedebilseydim. Aslında bugün de vakit kaybetmeden birilerinin bu işi üstlenip,  çevremizde yaşanmış hikayeleri derlemesi çok yararlı olacak. Her ne kadar bunlar dilden dile dolaşıyor olsa da, zamanla değişikliğe uğrayabiliyor çünkü. Hatta tamamen kaybolma  ihtimali de var. Bir de bunları yaşayanlardan ve de anlatımı zevk veren insanlardan dinlemek çok farklı bir şey. Mesela,  bu hususta, Esat (Uçan-Mıho) Dayı’dan, Süleyman (Pektezel-Sedeke) Amca’dan, Ahmet Amca’dan (Pekduran-Halefe) ya da Süleyman Amca (Günal-Mahmudo)’dan   mutlaka yararlanılmalı. Neyse, bu başka bir konu. Aklıma gelince not düşmek  istedim işte…

    Sultanım, babam, annemin vefatından sonra o eski neşesini yavaş yavaş kaybetmeğe başladı. Yedi yıl kadar süren bu dönemde elbette onu  yalnız  bırakmadık; ancak sen de bilirsin ki, bir erkek için, hele yaşlılık döneminde -bu kadın için de aynıdır- en yakın  munis, kendi eşidir. Dolayısıyla o boşluğu  dolduramamanın üzüntüsünü yaşadık hep. Bu da yaşlılık döneminin ayrı bir sıkıntısı işte. İnsanın en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde, bir de bakmışsın ya eş göçüp gitmiş ya da çocuklar kuş yavruları misali bir bir yuvadan uçuvermiş. Bu satırları yazarken,   Can YÜCEL’in şu dizelerini hatırlamamak mümkün değil:

 

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla,
Yaşlanmak hoş değil, duvarlara baka baka.
 Bir dost göz arayışıyla,
 Saat tıkırtısıyla....
 Korkmam geçinip gideriz biz mutlulukla,

 Ama;
 ''Günün aydın, akşamın iyi olsun'' diyen biri olmalı.
  Bir telefon çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
 Yoksa , zor değil, hiç zor değil,
  Demli çayı bardakta karıştırıp,
  Bir başına yudumlamak doyasıya.
  Ama; ''Çaya kaç şeker alırsın?''
  Diye soran bir ses olmalı ya ara sıra........

   Kıymetli Sultanım, babam son iki yılını daha sıkıntılı yaşadı. Kalp yetmezliği vardı.  Çoğu zaman sesi kısılıyor ve etrafındakilere sesini zor duyurabiliyordu. Tek başına ayağa kalkma ve yürümede de zorlandığı oluyordu. On-on beş yıl  önceki halini hatırlayınca, derin  bir “ah” çekiyorum. O yıllarda, yarım saat içinde iki yük odun kesebilen bir insan, şimdi taze bir ekmekten bir parçayı koparmaya çalışırken elleri titriyor ve çevreden -bazen yaşlı gözlerle- yardım istemek durumunda kalıyor!. Kim bilir  hangi duyguları yaşıyordu o anda. Durumundan  dolayı şikayet ettiğine şahit olmadım. Üzüntüsü daha çok, bizlere sıkıntı verdiğini düşünmesinden kaynaklanıyordu. Bir bu kadar da hassas idi.

     Evde misafir olmadığı zaman, elini yüzüne dayar ve öyle bir dalardı ki sanki yaşadığı hayatı sinema perdesinde izliyor gibi bir hal alıyordu. Belki de  ölüm sonrası hayatı  yani  Üstad’ın bir yerde bahsettiği  “Senin elinden çıkmış bütün saadetlerinden çok yüksek ve daimi ve taze, baki bir gençlik seni bekliyorlar.” gerçeğini düşünüyordu.

     Sultanım, babam vefatından bir gün önce,  mahalledeki birkaç akrabamızı ziyaret etmiş. Daha önce bu kadar dolaştığına şahit olmadım.  Ölümü hissedip onlarla son bir kez görüşmek mi istedi, doğrusu bilemiyorum. Ertesi gün vefat haberi bana ulaştığında kendimi nasıl eve attığımı hatırlayamıyorum. Yerde sırt üstü uzanmış bir vaziyette,  gözleri evin tavanına bakıyordu. O hali, hepimiz için  hayat ile memat arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu anlatmaya yetiyordu. Sanki siz göçtünüz. Sanki sizin hayatınız son bulmuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz... Yaşamın ne kadar kısa , insanın çaba ve didinmesinin ne kadar da çok fayda sağlamadığını anlıyorsunuz o an. Artık ne üzerinizdeki elbise ve ne de altınızdaki döşek sizin. Ne garip bir duygu…Ne müthiş bir gerçek!.. İnsan, en yakınını kaybetmedikçe anlayamıyormuş demek ki…

     Aslında hayat, Can YÜCEL için üç gün olsa da;   -Fark Etmeli./Ömür Dediğin: Üç Gündür, /Dün Geldi Geçti;Yarın Meçhuldür, /O Halde Ömür Dediğin: Bir Gündür, /O da Bugündür.-                   

 bana göre bir “kısacık rüya”dan ibaret . “Bir varmış, bir yokmuş.” diyoruz ya. İşte öyle bir şey.

     Sultanım. Babam, Rahmetli Yazıcıoğlu’nun ifadesi ile “Sonsuzluğun Sahibine”  emanetini,  22.09.2004 saat 08.00’de teslim etti.

    ( Devam edecek…)

Yorumlar (0)Add Comment
Yorum yaz
 
  daha küçük | daha büyük
 

busy