05 Temmuz 2010

Saygıdeğer Sultanım,
Selam ve hürmetlerimi sunarak başlıyorum sözlerime. İki-üç gündür hep aklımdasın. Mektubu geciktirdiğimin farkındayım; ancak kalemim bir türlü düzgün iki cümle yazamadı. Sebebini bilemiyorum Sultanım, bazen dağınık, keyifsiz, üşengeç ve de efkarlı haller yaşıyorum. Çok şükür ki, bu durum pek uzun sürmüyor. Dün bunun için takvime de baktım; acaba beyaz günlerde miyiz diye. Hayır, takvimin yaprağı 7 Recep 1431’ i gösteriyor. Her neyse, bugün iyiyim ya, Mevlana’nın sözlerini tekrarlayıp yola koyulmak gerek:
Her gün bir yerden göçmek ne iyi,
Her gün bir yere konmak ne güzel
Bulanmadan,donmadan akmak ne hoş,
Dünle beraber gitti cancağızım;
Ne kadar söz varsa düne ait,
Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
Sultanım, bu mektupta birbirinden farklı konulardaki görüşlerimi seninle de paylaşmak istiyorum. Belki, bunları benim seviyemin üzerinde mevzular olarak değerlendirebilirsin ancak; bugüne kadar okuduklarım ve yaşadıklarım, bana bu konularda birkaç söz söyleme hakkını veriyor diye düşünüyorum.
1. ‘ Din’ olgusunu işleyen bazı kaynaklarda, ‘Dinsel inanç, somut varlıklara inanmaktan soyut varlıklara inanmaya doğru evrim geçirmiştir. Çok tanrılı din anlayışı yerine, tek tanrı anlayışı benimsenmiştir.’ gibi yargılar geçer. Bu genel ifadenin bilimsel herhangi bir temeli yoktur Sultanım. Çünkü ilk insanın inancını bilimsel anlamda ortaya koyacak elle tutulur somut veri yok. İkincisi, soyut bir varlığa inanmanın tezahürlerini somut şeyleri aramak yanlış olur. Üçüncüsü, bazı kabileler üzerinde yapılar araştırmalar, bütün bir insanlık tarihi için genelleştirilemez. Daha ayrıntılı bilgi edinmek istersen, Doç.Dr. Kürşat Demirci’nin ‘Dinlerin Dejenerasyonu’ isimli eserine bakabilirsin.
Bana göre, ilk insan bir olan Allah a inanırdı. Daha sonra gelen nesiller (Hz. Nuh kavmi), putlar edinip şirk koşmaya başladı. Yani süreç, tek tanrıcılıktan çok tanrıcılığa geçiş şeklinde işlemiş. Ki, peygamberlerin gönderilmesinin temel gayesi de bu zaten. Yine aynı olgu ile ilgili yukarıdaki sözlerin sahipleri, dini, insanların karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını doğa üstü, gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelme, şeklinde tanımlamaktadırlar. Bu bakış açısının ne kadar çelişkili olduğunu günümüzün insanı her halde ilk bakışta fark edecektir. Zira, günümüzde bir çok doğa olayının nasıl meydana geldiği –sebepler dairesinde- bilinmesine rağmen, insanlar yine de dine yönelmektedir.
Sultanım, bazen tartışma programlarında isminin önünde Prof.Dr. yazan konuklardan, ‘Bilimin ortaya koyduğu yasalar kesindir, tartışılamaz ve genel geçer yasalardır.’ gibi gerçeği yansıtmayan ifadeler duyuyoruz. Oysa, bilimsel veriler olasılıklı kesinliğe sahip verilerdir. Yani aksi ispatlanana kadar kesindir. Unutulmamalıdır ki her bilimsel yasa kendi döneminin imkanları ile ortaya çıkar. Teknolojik ilerlemeler sonucunda farklı ve yeni bilgilerin elde edilmesi mümkündür. Misal olarak, Newton’un iki yüz yıl boyunca kabul edilen yerçekimi kanunu, bazı olguları izah etmede yetersiz kalınca, yerini Einstein’in kuramına bırakmıştı. Dolayısıyla bilimde hiçbir doğru, değişmez değildir.
‘ Milli gelirimiz arttı. Fert başına düşen milli gelir on bin dolara çıktı.’ gibi demeçler herkese çok şirin gelmektedir. Milli gelirin artması elbette sevindirici bir gelişme ancak; fert başına düşen milli gelir miktarı,söylendiği gibi her ferdin cebine yansımadıkça herkese istenilen mutluluğu yaşatmayacak. Yani öyle olur ki, bazen milli gelirde yüzde ellilere varan artış olmasına rağmen, aynı ülkede yaşayan Ahmet amcanın cüzdanına yüzde iki dahi yansımamaktadır. Bu durum, dağılımın ne kadar adaletsiz olduğunu da ortaya koymaktadır.
Osmanlının son dönemlerinde Ziya Gökalp’ten M.Akif Ersoy’a kadar bir çok düşünür için ciddi bir problem olan maddi-manevi kültür etkileşimi konusunda ileri sürülen ‘maddi kültür öğelerini almak zarar vermez.’ anlayışının pratikte iddia edildiği gibi karşılık bulmadığını söylemek yanlış olmaz Sultanım. Zira aldığımız her maddi kültür öğesi, manevi kültür alanında bir sürü değişime , hatta yer yer asimilasyona neden olmaktadır. Mesela, biçerdöver makinesinin köye girmesi, dayanışma kültüründen geniş ailelerin dağılmasına kadar bir çok manevi etkilere neden olmuştur. Televizyon ve internetin hayatımıza girmesi, onlarca yabancı kelimenin dilimize geçmesine ve giyim tarzından evlilik geleneğine kadar sosyal hayatımızın her alanında bir takım değişikliklerin meydana gelmesine sebep olmuştur.
Siyaset felsefesi ile ilgili kaynaklarda Monarşi, Oligarşi ya da Teokrasi gibi yönetimler, baskıcı yönetimler olarak değerlendirilir. Oysa tarihte bugünkü anlamda demokratik yöntemlerle başa gelmeyen ancak çok adil ve halkın hizmetinde olan yani baskıcı olmayan yöneticiler de çıkmıştır. Günümüzde de adı Cumhuriyet olan ancak; iktidara geliş yöntemi ve uygulamaları ile baskıcı diye gösterilebilecek yönetimler de var. Dolayısıyla hürriyetçi veya adil yönetimleri izah ederken hem iktidara geliş yöntemi hem de iktidardaki icraatları ile değerlendirmek daha sağlıklı olacaktır. Sözün özü, halkın yüzde doksan dokuzunun oyu ile başa geldiğini iddia edip halka zulmeden yönetimleri de baskıcı saymalı.
Sultanım, paylaşacağım konular çok. Vaktini almamak için kısa kesiyor ve birkaç konuyu önümüzdeki mektuplara bırakıyorum.
Hoşça kal.

| < Önceki | Sonraki > |
|---|







